1
Bir mektup gerek; bizi, altmışlı yılların romantik çocuklarının özünü anlatan; bize gençliğimizi hatırlatan, bize can veren, teknolojinin otorite edemediği çılgın yazışmaların yıllar sonraya bıraktıklarının dibini görmek için! Hani tencerenin dibinde kalıp yarı yanmış pilav nasıl lezzetliyse, öylesine güzel bir ağız tadı bırakırsa kazıdıkça dibini tencerenin?
Birikenler seneler sonrası nasıl da unutulmadan, aynen yağın özünü çekmiş zeytin kadar aranıyor değil mi?
Sana sordum bir defasında büyük bir cesaretle:
“O zamanlar ceylanındım, şimdi gördüğün ben neyinim?” Daha “gönlünde”yi eklemeden, bir cevap geldi senden; şimşek gibi ve öylesine çarptı ki beni, bir uzun dakika sessiz kaldım… Sen, “Çalı kuşu”nun başkasına son sözü bıraktığını hiç gördün mü?
Ben ilk defa öyle susup kalmıştım nemli gözlerimle… İçim ılgıt ılgıttı… Öksüz ruhum, otuz sekiz senesini adamıştı bu sözcüklere… Donmuştum…
Gerçek buydu. Ben sözlerimi dizelerim de, karşıtından tanırım önümdekinin entelekt damarını… Baktım ki cevap, sorunun içine girememiş, o kişiye notu vermiş geçmişimdir…
Şimdi düşündükçe biliyorum, bana o verdiğin karşıt; hiç beklemediğim, bekleyemeyeceğim bir karşıttı.
O anın sıcak rüzgârı, beni dalga dalga daha sıcağa vurdu, yanaklarım kızardı. Hani o düğüm vardı ya boğazımda, açılıverdi. Aniden sıcacık bir şey doldu ama yüreğime, ama mideme ve yargı uzmanı beynim; “Al sana, cevap!” dedi.
İnan her başka sözü beklemiştim senden ama o verdiğin karşıt, bana neden senin benim düşünce ortağım olduğunu hemen belirledi…
Ne kadar teşekkür etsem, o anda tattığım zevki anlatamam sana…
4 Kasım 2007
PAPATYA
2
Canım,
“Arzuladıklarını masaya koyabileceğin günleri bekliyorum!” diyorsun. Ne garip?
Ben seneler öncesi her şeyi arkamda bırakıp senin benden çok hatırladığın o hayatı arkama atmış, sana koşmuşken bunlar masadaydı…
Sırtını döndün ve gittin!
Şimdi koymaya gerek yoktu. O uzun uykudan uyanmış, beni hece hece okuyordun karşılaştığımızda…
Ruhen mükemmelleşmek! Biz bu hazzı, seneler öncesi tatmış ve uğruna ömrümüzü adamıştık…
Eğer senelerce yalvardınsa Tanrı’na ve Tanrı seni bana duyurduysa, bu, ruhen anlaşmak değil mi?
Hani senin şiirin gibi: “Nerden nereye?” hem de…
Bir düşün; masaya koymak gerek mi; sen gözlerimden ruhumu koklarken, bayrak bayrak düşüncelerimi okurken?..
Hani sustuğumuz anlar vardı?.. Hiç konuşmadan geçen o uzun dakikalar… Neden biliyor musun? Biz birimizi duyuyorduk; el-ele, kalp-kalbe o şarkıyı dinlerken.
“Seninle tattım ben her mutluluğu
Bırakıp gidersen bil ki yaşamam…”
Ateşim geçti,  titremelerim durdu, susuz değilim… Bu kitabın sonu besbelli artık…
4 Kasım 2007
PAPATYA